07-07-2009, 11:20 PM
Nice öğrenci, Çanakkale Savaşı sırasında gönüllü olarak cepheye gitmek için üniversitelerdeki eğitimlerini yarıda bırakıyordu. Şefika ile Semih bu öğrencilerden sadece ikisiydi. Üniversitenin güzel sanatlar akademisi resim bölümü öğrencileriydiler. Okulun daha ilk günü tanışmış, birbirlerine ilgi duymaya başlamışlardı. Zaman içerisinde bakışlarıyla birbirlerine olan bu ilgiyi hissetmiş ve ikiside birbirinden habersiz, birbirlerini sevmeye başlamışlardı. Birgün semih, Şefikaya açılmış, kurmak istediği yuvanın güzel hayallerinden Şefika'ya bahsetmişti. Başını öne eğen Şefika hiçbirşey söyleyememiş koşarak Semih'in yanından uzaklaşmıştı. Semih'in sürekli ısrarı ve sevgisi karşılıksız değildi. Okuldaki beraberlikleri yetmiyor, birbirlerinin ders kitapları arasına bırakılan mektuplar, bu duygu selinin sonsuz bir muhabbete dönüşebileceğini gösteriyordu. Son sınıfa geçince nişanlanmış, yaza doğruda evlenme kararı almışlardı... Fakat savaş çıkıp, vatan söz konusu olunca ayrılık kaçınılmazdı.
Bir hayâl yaşanacak bir yuva kurulacaksa, bu istiklâl içinde yaşanan bir vatanda olmalıydı. Semih, okulunu erteleyip gönüllü olarak cepheye gitmiş, Şefika ise okuldan kalan zamanında gönüllü olarak hastanede çalışmaya başlamıştı. Yaralıların acılarını paylaşarak, kendi ayrılık acısını dindirmeye çalışıyordu. Her fırsat bulduğu anda Semih'ten gelen mektupları defalarca okur, okunan mektubun ardından yaralılara daha bir şefkât ile bakardı. Birgün yeni gelen mektupta şu satırlar yazıyordu... "Güzel nişanlım, Şefikacığım, seni ne kadar muhabbetle sevdiğimi biliyorsun. Ancak bilmeni isterim ki şimdi bu mubârek vatanımızı senden çok seviyorum. Zaten, vatanımı ölesiye çok sevmiş olmam , seni çok sevmiş olduğumu göstermez mi? Eğer şehit olursam; Çanakkale gazisi bir zâbitle evlenerek insanlığın sana yüklediği güzel görevi yerine getirmeye çalış... Yalnız senden bir ricam var; Kanlısırt'ta açılacak damarlarımdan sıcak BİR DAMLA KAN kalbinin en samimi bir köşesinde sonsuza kadar asılı kalsın! Elveda! Ey ruhumun çocukluk sevdası! Ölünceye kadar senin Semih'in..."
Bu gelen Semih'in son mektubu olmuştu.
Hastanede acı dolu günler Semih'ten haber bekleyerek geçiyordu. Günlerden birgün Garnizon Komutan'ı hastaneye yaralıları ziyarete gelmişti. Doktor kapıda karşılayıp; "Buyrunuz komutanım! Gazilerimiz emir ve görüşlerinize hazırdır!" dedikten sonra Komutan, gür sesi ile bütün gazilere; "Geçmiş olsun!" Gaziler; "Vatan sağolsun!", "Siz sağolun!" sesleri tüm hastane koridorlarında yankılanmış, herkes çok duygulanmıştı... Komutan tek tek askerler ile ilgilendikten sonra yaralı bir subayın yanına yaklaştı ve alnından öperek; "BİNBAŞILIĞINIZI MÜJDELER VE TEBRİK EDERİM CELÂDET BEY!" "Teşekkür ederim komutanım. Evet, bugün bana şan ve şeref var. Fakat ne olurdu, ben de üniversiteli Teğmen Semih gibi şehit olsaydım..."
Şefika, Semih ismini duyunca;ağlamaya başladı. Bu yaralı gazinin Semih'in komutanı olduğunu anlamıştı. Hıçkırıklara boğulmuş ağlarken, Garnizon komutanının sesi ile irkildi... Komutan, Celâdet Bey'in annesine telgraf çekilip acele getirtilmesini istiyordu.
Akşama doğru Celâdet Bey'in annesi geldiğinde haykırışları kapının girişinde duyuluyordu; "Guzum! Yavrum! Elhamdülillâh seni sağ salim buldum!" diye hasretle kucakladı.. Oğlunun kendine sarılmaması, bin anda onu çok üzmüş, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu... Üzerindeki örtüyü kaldırıp baktığında korkunç manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Oğlunun kolunun biri omzundan, diğeri dirseğinden kopmuş bir haldeydi. Bir ayağı diz kapağının üstünden, diğeri baldır hizasından kesilmişti. Oğlu, kütükte doğranan et misali doğranmıştı. Oğlunu hasretle kucaklamaya gelen annesinin yaşlı kalbi bu görüntüye dayanamamış oracıkta ruhunu Allah'a teslim etmişti.
Celâdet Bey, komutanının yanında ağlayamamış ama hissettiklerini de istemeden ifade etmişti;
"Ya Rabbi!!! Madem ki beni yaşattın, bari şu acınacak halimdeyken tek ilacımı, dünyadaki tek dayanağımı elimden almasaydın! Büyüklüğünden ne eksilirdi? Ne kadar çok ihtiyacım vardı anamın şefkatli ellerine... Şimdi kim silecek göz yaşlarımı! Kimsesizliğim, ızdırabım, şikayetim sanadır Allah'ım! Duy beni Yâ Rabbi'im!...
Komutan;"Bak oğlum! şuna kesinlikle inan, seni gözetip kollayacak, bakacak, vatanına yaptığın hizmetlerin karşılığını sana kadınlık yaparak, şükran borcunu ödeyecek binlerce iffetli Türk kızımız var."
Gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamayan Celâdet Bey, boğazı düğümlenmiş yutkunarak, üzüntü ve pişmanlığını dile getirir. Söylenmemesi gereken sözler söylemiş olduğunu düşünür.Acıyla; "Anlıyorum efendim,ama vücudu ağaç kütüğüne dönmüş birini kimse istemez!"
Kendi yüreğinin çığlıklarını duymamaya çalışan Şefika,metanetini koruyarak Celâdet Bey'in başucuna gelir;"Yanılıyorsunuz, Celâdet Bey, hem bir şehidin, Semih'imin vasiyetini yerine getirmek, hem de sizin gibi şanlı bir Türk gazisinin hizmetinde bulunmuş olmanın vereceği şerefle yaşamak istiyorum. Bu şereften beni mahrum etmeyiniz." Celâdet Bey başını çevirdiğinde karşısında Şefika'yı gördü. Bu inanılmaz manzarayı seyreden Komutan; " Berhudar ol kızım, bu vatanın ekmeği sana helâl olsun!"
Celâdet Bey'in susuz topraklar gibi parça parça yarılmış dudaklarında ki acı, tatlı bir tebessüme dönüşürken; "Ey büyük Rabb'im! Anamı alıp, şimdi bana bir meleğini mi yolladın? İç içe girmiş kader bilmecesini, senden başka kim çözebilirdi ki Rabb'im!... Şefika'ya dönerek;" Siz sevgili kardeşim, yoldaşım, arkadaşım Semih'ten bana intikal eden bir şefkât meleği olmalısınız!"
Bu tablo karşısında Şefika duygularını, kendini, Semih'ini ve şurada çaresizlik içinde yatan Celâdet Bey'i düşünürken, kararını çoktan vermiştir. "Celâdet bey, biliniz ki; Çanakkale Savaşları'nda kalbime sıçrayan BİR DAMLA KAN size karşı taşıyacağım şefkatli ve hürmetkâr muhabbetimin üstünde sonsuza kadar asılı kalacaktır."
Şefika'nın yüreğinden kopan bu sözlerine Celâdet Bey hıçkırarak cevap veriyordu;
"Evet, o fedâkar Semih'in mübarek kanıdır. Onun yanına, şu feci halimden dökülen bir damla gözyaşıda benden hediye olsun!"
Hastane odası bambaşka bir havaya bürünmüştü.
Komutanı,askeri,yaralısı,yarasızı herkes ağlıyordu...
ÇANAKKALE!...
Bir damla kan olmalı yüreğimizin bir köşesinde asılı duran...
Bir hayâl yaşanacak bir yuva kurulacaksa, bu istiklâl içinde yaşanan bir vatanda olmalıydı. Semih, okulunu erteleyip gönüllü olarak cepheye gitmiş, Şefika ise okuldan kalan zamanında gönüllü olarak hastanede çalışmaya başlamıştı. Yaralıların acılarını paylaşarak, kendi ayrılık acısını dindirmeye çalışıyordu. Her fırsat bulduğu anda Semih'ten gelen mektupları defalarca okur, okunan mektubun ardından yaralılara daha bir şefkât ile bakardı. Birgün yeni gelen mektupta şu satırlar yazıyordu... "Güzel nişanlım, Şefikacığım, seni ne kadar muhabbetle sevdiğimi biliyorsun. Ancak bilmeni isterim ki şimdi bu mubârek vatanımızı senden çok seviyorum. Zaten, vatanımı ölesiye çok sevmiş olmam , seni çok sevmiş olduğumu göstermez mi? Eğer şehit olursam; Çanakkale gazisi bir zâbitle evlenerek insanlığın sana yüklediği güzel görevi yerine getirmeye çalış... Yalnız senden bir ricam var; Kanlısırt'ta açılacak damarlarımdan sıcak BİR DAMLA KAN kalbinin en samimi bir köşesinde sonsuza kadar asılı kalsın! Elveda! Ey ruhumun çocukluk sevdası! Ölünceye kadar senin Semih'in..."
Bu gelen Semih'in son mektubu olmuştu.
Hastanede acı dolu günler Semih'ten haber bekleyerek geçiyordu. Günlerden birgün Garnizon Komutan'ı hastaneye yaralıları ziyarete gelmişti. Doktor kapıda karşılayıp; "Buyrunuz komutanım! Gazilerimiz emir ve görüşlerinize hazırdır!" dedikten sonra Komutan, gür sesi ile bütün gazilere; "Geçmiş olsun!" Gaziler; "Vatan sağolsun!", "Siz sağolun!" sesleri tüm hastane koridorlarında yankılanmış, herkes çok duygulanmıştı... Komutan tek tek askerler ile ilgilendikten sonra yaralı bir subayın yanına yaklaştı ve alnından öperek; "BİNBAŞILIĞINIZI MÜJDELER VE TEBRİK EDERİM CELÂDET BEY!" "Teşekkür ederim komutanım. Evet, bugün bana şan ve şeref var. Fakat ne olurdu, ben de üniversiteli Teğmen Semih gibi şehit olsaydım..."
Şefika, Semih ismini duyunca;ağlamaya başladı. Bu yaralı gazinin Semih'in komutanı olduğunu anlamıştı. Hıçkırıklara boğulmuş ağlarken, Garnizon komutanının sesi ile irkildi... Komutan, Celâdet Bey'in annesine telgraf çekilip acele getirtilmesini istiyordu.
Akşama doğru Celâdet Bey'in annesi geldiğinde haykırışları kapının girişinde duyuluyordu; "Guzum! Yavrum! Elhamdülillâh seni sağ salim buldum!" diye hasretle kucakladı.. Oğlunun kendine sarılmaması, bin anda onu çok üzmüş, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu... Üzerindeki örtüyü kaldırıp baktığında korkunç manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Oğlunun kolunun biri omzundan, diğeri dirseğinden kopmuş bir haldeydi. Bir ayağı diz kapağının üstünden, diğeri baldır hizasından kesilmişti. Oğlu, kütükte doğranan et misali doğranmıştı. Oğlunu hasretle kucaklamaya gelen annesinin yaşlı kalbi bu görüntüye dayanamamış oracıkta ruhunu Allah'a teslim etmişti.
Celâdet Bey, komutanının yanında ağlayamamış ama hissettiklerini de istemeden ifade etmişti;
"Ya Rabbi!!! Madem ki beni yaşattın, bari şu acınacak halimdeyken tek ilacımı, dünyadaki tek dayanağımı elimden almasaydın! Büyüklüğünden ne eksilirdi? Ne kadar çok ihtiyacım vardı anamın şefkatli ellerine... Şimdi kim silecek göz yaşlarımı! Kimsesizliğim, ızdırabım, şikayetim sanadır Allah'ım! Duy beni Yâ Rabbi'im!...
Komutan;"Bak oğlum! şuna kesinlikle inan, seni gözetip kollayacak, bakacak, vatanına yaptığın hizmetlerin karşılığını sana kadınlık yaparak, şükran borcunu ödeyecek binlerce iffetli Türk kızımız var."
Gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamayan Celâdet Bey, boğazı düğümlenmiş yutkunarak, üzüntü ve pişmanlığını dile getirir. Söylenmemesi gereken sözler söylemiş olduğunu düşünür.Acıyla; "Anlıyorum efendim,ama vücudu ağaç kütüğüne dönmüş birini kimse istemez!"
Kendi yüreğinin çığlıklarını duymamaya çalışan Şefika,metanetini koruyarak Celâdet Bey'in başucuna gelir;"Yanılıyorsunuz, Celâdet Bey, hem bir şehidin, Semih'imin vasiyetini yerine getirmek, hem de sizin gibi şanlı bir Türk gazisinin hizmetinde bulunmuş olmanın vereceği şerefle yaşamak istiyorum. Bu şereften beni mahrum etmeyiniz." Celâdet Bey başını çevirdiğinde karşısında Şefika'yı gördü. Bu inanılmaz manzarayı seyreden Komutan; " Berhudar ol kızım, bu vatanın ekmeği sana helâl olsun!"
Celâdet Bey'in susuz topraklar gibi parça parça yarılmış dudaklarında ki acı, tatlı bir tebessüme dönüşürken; "Ey büyük Rabb'im! Anamı alıp, şimdi bana bir meleğini mi yolladın? İç içe girmiş kader bilmecesini, senden başka kim çözebilirdi ki Rabb'im!... Şefika'ya dönerek;" Siz sevgili kardeşim, yoldaşım, arkadaşım Semih'ten bana intikal eden bir şefkât meleği olmalısınız!"
Bu tablo karşısında Şefika duygularını, kendini, Semih'ini ve şurada çaresizlik içinde yatan Celâdet Bey'i düşünürken, kararını çoktan vermiştir. "Celâdet bey, biliniz ki; Çanakkale Savaşları'nda kalbime sıçrayan BİR DAMLA KAN size karşı taşıyacağım şefkatli ve hürmetkâr muhabbetimin üstünde sonsuza kadar asılı kalacaktır."
Şefika'nın yüreğinden kopan bu sözlerine Celâdet Bey hıçkırarak cevap veriyordu;
"Evet, o fedâkar Semih'in mübarek kanıdır. Onun yanına, şu feci halimden dökülen bir damla gözyaşıda benden hediye olsun!"
Hastane odası bambaşka bir havaya bürünmüştü.
Komutanı,askeri,yaralısı,yarasızı herkes ağlıyordu...
ÇANAKKALE!...
Bir damla kan olmalı yüreğimizin bir köşesinde asılı duran...